Ailenin Kuantum Hali: Bir Varmış, Bir Yokmuş
Freud, “Gittiğim her yerde, benden önce oraya varmış bir şair buldum,” der. Bu söz bana hep masalları hatırlatır. Masallar o meşhur eşikte başlardı: “Bir varmış, bir yokmuş.” Çocukken masalsı gelen bu belirsizlik, aradan geçen yirmi küsur yıldan sonra yerini Newtoncu bir kesinliğe bıraktı. Newton’dan —belki de o çocukluktaki aile özleminden miras kalan bir katılıkla— bir şeyin ya var olduğunu ya da yok olduğunu öğrendik.
Ancak klasik fiziğin o güvenli limanından ayrılıp; kuarkların, bozonların ve titreşimlerin dünyasına, yani kuantum fiziğine geçersek işler değişir. Orada bizi meşhur kutusuyla Schrödinger’in kedisi bekler
Buradan sormak istiyorum: Bayanlar, baylar, ağustosta doğanlar, B kümesi kişilik bozukluğu tanısı olanlar, sevdiğini alamamış müezzinler ve yapay zekaya direnenler ve makable şamil kavramını bilenler; sahi, aile nedir? Sadece aynı çatının altında bulunmak, bir aileye mensup olmak için yeterli midir? Ailenin içinde fırtınalar koptuğunda, bir çocuk güneşin kalbinin karardığını sanabilir. Çünkü ailenin ruhumuzda bıraktığı izler silinmez. Aile bazen özel bir gülümsemedir; bazense inancın ölümüne giden o kaçınılmaz tükenmişlik...
Ahlakın ve Güvenin Beşiği
Schrödinger’in kutusunu bir kenarda tutalım ve ailenin önemine kafa yoran o "saygın adamlara" bakalım. Descartes okuduğundan hiç şüphe etmediğim, 3 kritiğiyle neyi bilebilirim, ne yapmalıyım ve neyi umut edebilirim’e kafa yormuş binaenaleyh 12 Şubatta Könisgberg’den ayrılan Kant’a göre en lazım gelen şey ahlaktır çünkü ahlak kişiyi sorumlu kılar ve bu sorumluluğun ilk öğretildiği ve öğrenildiği yer ailedir. Psikoloji perspektifinden bakarsak aile çocuğun ilerde insanlara ve dünyaya güven duymasını sağlar ki bu durum psikoloji literatürüne güvenli bağlanma diye geçmiştir. Psikoloji penceresinden bakarsak, aile çocuğun dünyaya duyacağı o ilk büyük güvenin, yani "güvenli bağlanmanın" mimarıdır.
Cemil Meriç, ev kavramını duvarların ötesine taşır: "Ev; kültürün, sevginin ve birlikte yaşamanın ilk öğretildiği yerdir." Meriç bu bilgileri Reyhanlı’da edinmişti, ben ise bir başka coğrafyada... İkimiz de gözlüklüydük, ikimiz de farklı seviyelerde de olsa aynı "tuhaflığın" içindeydik. O, Jurnal’ini yazdı, Mağaradakiler’i anlattı; bense hala o "göz nuru" 3.75 derecelik camların arkasından dünyayı anlamaya çalışıyorum.
Anna’nın Çelişkisi ve Kuantum Kararı
Her neyse Schrödinger’in kedisini ele almadan önceki son düzlükte“Tüm mutlu aileler birbirine benzer ama her mutsuz ailenin kendine özgü bir hikayesi vardır.” diye başlayan AnnaKarenina kitabındaki şöyle bir tuhaflığı dile getireyim.
Anna’nın abisi Stiva, eşini aldattığından boşanma aşamasına gelmiştir. Anlayacağınız bir yuva dağılmak üzeredir ve kurtarıcı rolünde Anna Karenina’dan destek alınır.
Bu noktada, yengesi Dolly’i yatıştırmak ve abisinin evliliğini kurtarmak için Anna,Petersburg’dan trene binip Moskova’ya varır.Anna, abisi Stiva’nın sallantıdaki evliliğini kurtarmak için Petersburg’dan Moskova’ya vardığında, kaderin o tuhaf cilvesiyle karşılaşır. Gar binasında bir işçinin tren altında kalarak can vermesi, Anna ile Vronskiy’in tanışıklığına kanlı bir fon oluşturur. Bir yuvayı kurtarmaya gelen Anna, kendi yıkımını getirecek adamla orada tanışır.
Bir insanı ilk görme anına çok önem verdiğimden tuhafıma gitmiştir bu durum. Pek tabii Anna’nın abisinin evliliğini kurtarmak için Moskova’ya gelip kendi evliliğini mahvedecek kişiyle tanışması da bir o kadar esfeli safi. Yakışıklıdır Vronskiy, Anna ise çok güzeldir.
O an İsmet Özel’in dizeleri çınlamalıydı istasyonda: "Genç olmak yetmiyordu fayrap sevişmek için..."
Gelin, Tolstoy’a hürmetsizlik etmeden bir deney yapalım: Anna’yı Schrödinger’in kutusuna koyalım.
Düşleyelim ki; Moskova Garı’ndaki o uğursuz işçi ölümü gerçekleşmemiş, Vronsky’nin bakışları Anna’nın ruhundaki o gizli çatlağı bulamamış olsun. Anna, tutkularının celladı olmak yerine, sadakatin realist zırhına bürünsün. Vronsky’nin vaat ettiği o yakıcı cenneti elinin tersiyle itsin ve oğlunun kokusunda huzur bulacağı Petersburg’daki soğuk ama güvenli evine dönsün.
Eğer kutunun içindeki Anna bu yolu seçseydi; o korkunç uykusuzluklar, morfinin uyuşturucu karanlığı ve "Artık başka çıkış yolu yok" diyen o son hıçkırık hiç duyulmayacaktı. Anna, herkesin arkasından fısıldaştığı bir günahkar değil, bir evlat için feda edilmiş sessiz bir kahraman olarak kalacaktı.
Bilemiyorum. Gerçi kutuyu açınca bilebiliriz ama o vakit olasılıkları teke indirgemiş oluruz.
Olasılıklar Denizi ve Mutlak Son
Ancak hayat, kuantum fiziğinin o nazlı olasılıklarına benzemez. Ahlak ve sorumluluk, bize sunulan sayısız olasılık içinde ailenin kutsallığını seçme zorunluluğudur. Unutmayın; mutluluğu inşa etmek de, bir yuva yıkmak da daima sizin elinizdeki o tek gözlem anına bağlıdır. Gözlemci kutuyu açtığında, kedi ya canlıdır ya da ölü. Anna’ya rayların üzerindedir ya da sıcak bir sofrada. Arası yoktur.
Fi’l cümle: Kendi kutunuzdaki kediyi yaşatın. Aileniz, sığınacağınız son kaledir; o kaleyi içeriden yıkmayın, başkasının kalesinden de taş çalmayın. Çünkü kutu bir kez açıldı mı, olasılıklar ölür ve geriye sadece geri döndürülemez bir enkaz kalır.

0 Yorum:
Lütfen yorumlarınızı yazınız...